alıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ekim 2009

linkini -şimdi-kaybettiğim bir yazı,Akşam Gazetesi'nden

Balkanlar'daki Osmanlı mirasının peşinde...

Bütün Balkanları köy köy dolaşan üç kişilik fotoğrafçı ekip, önümüzdeki yıl tamamlanacak bir proje kapsamında Osmanlı'nın Balkanlar'daki mimari mirasının dökümünü çıkarıp fotoğraflıyor.

Fotoğrafçı İbrahim Dıvarcı, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın desteğiyle 2006'da çeşitli ülkeleri gezerek Mevlevihaneler hakkında bir belgesel hazırladığında beklentisinin üzerinde ilgi görmüş. Yurtdışında inşaat projeleri yürüten Hazinedaroğlu şirketi kendisine benzer bir öneride bulunmuş. Dıvarcı'nın, yanına iki arkadaşını da alarak Balkanlar'ı dolaşıp, Osmanlı'nın oralardaki mimari mirasını fotoğraflaması da böylece başlamış.
Dıvarcı'yla birlikte Ahmet Kuş ve Feyzi Şimşek'in imzalarının bulunduğu, ilk cildi önceki aylarda çıkan 'Rumeli'de Osmanlı Mirası' fotoğraf albümünün ikinci cildi önümüzdeki günlerde yayınlanacak. Önümüzdeki yıl tamamlandığında dört cildi bulacak bu değerli eserin ilk cildinde Arnavutluk ve Makedonya'daki Osmanlı mirası yapılara yer verilmişti. İkinci ciltte Kosova ile Bosna Hersek'teki; halen çekim aşamasındaki üçüncü ve dördüncü ciltteyse Bulgaristan, Romanya, Yunanistan, Macaristan, Sırbistan, Karadağ ve Hırvatistan'daki Osmanlı mimari mirasını göreceğiz.
Akademisyenler ile kurumlardan bilgi ve envanter desteği alarak yola çıkan üç kişilik ekibin önemli özelliği Balkanlar'ın tamamını şehir şehir, köy köy arşınlamış nadir ekiplerden biri olması. Dıvarcı'ya ekibin bu yolculuğunu, karşılaştıkları manzarayı sorduk.

ENVANTER ZENGİNLEŞECEK
- Osmanlı'nın Balkanlar'da inşa ettiği yapılar hakkında yeterince kaynak var mı, göreceğiniz eserleri nasıl saptadınız?
Rumeli'nin uzun yıllar otoriter devletlerin idaresinde kalması ve burayla irtibatın en alt seviyeye inmesi çalışmaları imkansızlaştırmış. Öte yandan Osmanlı arşivlerinin 80 yıllık suskunluğa terk edilmesi de bizim açımızdan kayıp sayılmalıdır. Bu konuda birkaç eser dışında kaynak bulmak imkansız. Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi ve Ekrem Hakkı Ayverdi hocanın kitabı bunlar arasında öne çıkanlar. Tabii bunların yeterli olduğunu söyleyemeyiz, çok çaba harcadık bundan dolayı.

- Peki, bu kaynak sorununu aşabildiniz mi?
Mesela Karayolları'na bağlı Tarihi Taş Köprüler dairesi bize büyük katkı sundu, Vakıflar Müdürlüğü de öyle. Bunların dışında gittiğimiz ülkelerdeki yerel kaynakların çok büyük faydasını gördük. Biz hazırlık aşamasında Arnavutluk'ta yaklaşık 25 civarında Osmanlı eseri olduğunu gördük, araştırmaları biraz derinleştirince sayı 50'ye çıktı. Köy köy gezdiğimizdeyse 70'ten fazla eseri fotoğraflamış olduk. Bosna Hersek'te başlangıçta hazırladığımız listedekinden üç kat fazla sayıda eser tespit edip fotoğrafladık. Bu çalışmanın envanteri büyük ölçüde zenginleştireceğini düşünüyoruz.

- Osmanlı'nın oralarda bıraktığı eserlerden ne kadarı günümüze ulaşabilmiş, ortalama bir oranı var mıdır?
Rumeli'de günümüze ulaşan eserlerin Osmanlı'nın inşa ettiklerinin onda biri olduğunu söylersek abartmış sayılmayız. Ülke ayırımı yapmadan her yerde durum böyle. Evliya Çelebi'nin anlattıklarından böyle bir oran çıkıyor. Örneğin Arnavutluk'taki Berat'ta yüzlerce eserden söz eder Evliya Çelebi, bugün aynı şehirdeki eser sayısı onlarla ifade ediliyor.

RESTORASYONLAR PROBLEMLİ
- Kalanlara iyi bakılmış mı?
Osmanlı eserlerinin son yıllara kadar sahipsiz kaldığı aşikar. Son yıllardaysa bazı restorasyon çalışmaları yapılıyor ama onlarda da iki ciddi problem yaşanıyor. Batılı devletler tarafından finanse edilen ve yönlendirilen restorasyonlarda mesela Osmanlı kültüründe yeri olmayan süslemelere yer verildiğini görüyorsunuz. Yapılar ruhsuzlaşıyor böylece. Ortadoğu kökenli restorasyonlarda ise arabesk tarzlar araya sıkıştırılıyor. Aslına sadık kalınması için bizim sanatçılarımıza, uzmanlarımıza çok iş düşüyor.

- Türkiye'nin bu konuda çalışmaları var mı?
Evet, yakın zamandan beri Mostar Köprüsü restorasyonu gibi önemli işler yapılıyor. Başbakanlığa bağlı Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı'nın da bu yönde projeleri var. Ama bu yöndeki çalışmalar söz konusu coğrafyayla ilişkilerin sıklaşması, yerel halkla irtibatın artmasıyla iyi sonuçlar verebilir. Diyalog arttıkça o eserlerin insanlığın ortak mirası olduğu düşüncesi yaygınlaşamaya başlar.

- Gezilerinizde Osmanlı kültürünün izlerini en yoğun olarak nerelerde gördünüz?
Osmanlı kültürünün bugün yaşadığı herhangi bir yer olduğunu sanmıyorum. Fakat Romanya'daki Köstence, Arnavutluk'taki Berat ve Prizren, Makedonya'daki Kalkandelen eski havasından önemli izler taşıyor. Gideceklere tavsiyem Bosna Hersek Mostar'daki Blagay Tekkesi yakınlarındaki Osmanlı dönemi köşklerini görmeleri...

EYÜP TATLIPINAR-tatlipinar@gmail.com

*
BALKAN SEYAHATİ İZLENİMLERİ(Prof. Dr. İsmail ÇETİŞLİ)
nolur nolmaz diye kopyası

(Bu yazı Bizim Külliye dergisinde (S.41, Eylül-Ekim-Kasım 2009, s.7-11) yayımlanmıştır.)

Mehmet Âkif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı ile Uluslararası Novi Pazar Üniversitesi’nin ortaklaşa düzenledikleri Uluslararası Mehmet Âkif ve Balkanlar’da Kültür ve Düşünce Hareketleri ve Yeniden Yapılanması Sempozyumu vesilesiyle Balkanlar’daki Osmanlı coğrafyasının küçük bir kısmını ilk defa görme imkânım oldu. 24 Mayıs 2009 Pazar günü saat 13.25’te İstanbul Atatürk Hava Limanından başlayan yolculuğumuz 31 Mayıs 2009 Pazar günü saat 17.00’de yine aynı mekânda sona erdi.

Gezip gördüğümüz topraklar, İkinci Dünya Savaşından sonra kurulan eski Yugoslavya’nın (Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti) 1992’den itibaren dağılması sonucu oluşan yedi yeni devletten (Bosna-Hersek, Sırbistan, Hırvatistan, Makedonya, Karadağ, Slovenya, Kosova) üçüne (Sırbistan, Kosova, Makedonya) aitti. Hemen belirteyim ki, bölge hâlâ bir barut fıçısı gibi. Onca farklı ırk, din, dil ve kültürün iç içe geçtiği ve sınırların çoğu yerde masa başında çizildiği bir coğrafyada, küçük bir kıvılcımın büyük bir yangına sebep olması içten bile değil. Dün ve bugün olduğu gibi, yarın da çıkabilecek bir yangında en büyük acıyı yine Müslümanlar yaşayacak.

Uçağımız 24 Mayıs Pazar günü saat 14.05’te Belgrad Hava Alanına indi. Zaman darlığı sebebiyle Belgrad’ı sadece otobüs turu sınırları içinde görebildik. Önce Tito yönetimi, ardından da savaş gören Belgrad, çıplak gözle görülebilen bir perişanlık içinde. Osmanlı döneminin bu ünlü şehrindeki pek çok ata yadigârı eserden bugün pek azı ayakta kalabilmiş; daha doğrusu Sırplar tarafından bırakılmış.

Belgrad şehir turundan sonra Sırbistan sınırları içinde kalan Sancak bölgesinin merkezi Novi Pazar’a (Yeni Pazar) doğru yola çıktık. Dağlar arasındaki oldukça dar ve yetersiz yollardaki uzun bir yolculuktan sonra, ancak gecenin ilerleyen saatlerinde şehre ve kalacağımız varabildik. Bölge coğrafyasından hafızada kalan temel nitelikler; yer yer ovalarla karşılaşılmasına rağmen genelde dağlık bir bölge olması, Anadolu bozkırına göre çok daha fazla yağış alması sebebiyle yeşillik ve ormanlık olması, hemen her şehrin (Belgrad, Yeni Pazar, Prizren, Üsküp) ortasından bir nehrin geçmesi şeklinde sıralanabilir.

Novi Pazar, Kosova-Karadağ-Sırbistan sınırlarının kesiştiği bölgede 50.000 nüfuslu bir şehir. XV. yüzyılın ortalarında, Saraybosna’nın da kurucusu olan İsa Bey İshakoviç tarafından kurulmuş. Sırbistan sınırları içindeki Sancak’ın önemli merkezi olan şehrin ortasından Raşka Nehri geçiyor. Halkın yüzde sekseni Müslüman. Bu sebeple sık sık minarelerle karşılaşıyorsunuz ve bu minarelerden yükselen ezan sesleri sizi âşına bir beldede olduğunuzu hatırlatıp yabancılık tedirginliğinden kurtulmanıza vesile oluyor.

Bugün Sırbistan sınırları içinde kalan Yeni Pazar merkezli Sancak bölgesinde 400.000 Boşnak yaşıyor. Toplam 2.000.000 civarında olduğu söylenen Boşnak nüfusun bir kısmı Karadağ’da, bir kısmı ise Bosna-Hersek’te kalmış.

Yeni Pazar’da ev sahibimiz genç, ama dinamik Uluslararası Novi Pazar Üniversitesi idi. 2002’de Müftü Muammer Zukorliç’in önderliğinde kurulan özel üniversitenin beş-altı fakültesinde (İlâhiyat, İktisat, Bilgisayar, Filoloji…) 4.000 civarında Boşnak, Sırp, Hırvat, Türk, Arnavut asıllı öğrenci eğitim-öğretim görüyor. Üzücü bir durum, üst sınıflarda çok az öğrencisi bulunan Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünün talep yetersizliği yüzünden kapanma aşamasına gelmiş olması.

Pazartesi sabahı Uluslararası Novi Pazar Üniversitesi rektörü Prof. Dr. Mevlüt Dudiç, Burdur Mehmet Âkif Üniversitesi rektör yardımcısı Prof. Dr. M.Zeki Yıldırım ve Mehmet Âkif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı başkanı Mehmet Cemal Çiftçigüzeli’nin konuşmalarıyla başlayan sempozyum, iki gün boyunca iki salonda yapıldı ve oturumlarda toplam 35 civarında bildiri sunuldu. Sempozyuma Türkiye’deki 18 farklı üniversiteden katılımcıların yanı sıra Bosna-Hersek, Kosova, Makedonya, Arnavutluk ve Sancak’tan da katılımcılar mevcuttu. Bildirilerin yüzde doksanı Mehmet Âkif’le ilgiliydi. Öğrenci ağırlıklı dinleyicilerin Türkçe bilmemeleri sebebiyle konuşmalar Boşnakçaya çevrildi. İşin üzücü tarafı Başnokçada Âkif ile ilgili bir satır bilgi veya tercüme edilmiş bir mısraın olmaması. Dolayısıyla sempozyum, bu konudaki ilk ciddi faaliyet olması sebebiyle sevindirici bir teşebbüs oldu. Mehmet Âkif Üniversitesi ile Uluslararası Novi Pazar Üniversitesi arasında işbirliği protokolü imzalanması ise geleceğe yönelik ümitlendirici güzel bir adım.

Başta Novi Pazar Üniversitesi rektörü olmak üzere üniversite çalışanları canla başla sempozyumun verimli geçmesine gayret ettiler. Son derece sıcak ve samimi bir duyarlılık içinde kusursuz bir ev sahibi olmaya çalıştılar. Buradan emeği geçen bütün dostlara (Müftü Muammer Zukorliç, Rektör Prof. Dr. Mevlüt Dudiç, Prof. Dr. Metin Izeti, Enes Akbulut, Bünyamin Bey ve diğerleri) bir kez daha şükran duygularımı ifade etmek isterim.

28 Mayıs Perşembe günü sabah erkenden Yeni Pazar’dan ayrılıp Kosova’ya geçtik. Çünkü bir zamanlar Yeni Pazar’a bağlı olan Âkif’in babasının köyü Susişa, şimdi Kosova sınırları içinde. Amacımız Mehmet Âkif’in Susişa’daki akrabalarını ziyaret etmekti. İpek’ten sonra ana yola 5-6 km içerde bulunan Susişa, 100 haneye yakın bir dağ köyü. Köyde ilk karşılaştığımız eser, mezarlık içindeki yıkık cami oldu. Camiyi Mehmet Âkif’in dedesi yaptırmış. Oğlu Tahir’i de camiye imam olsun diye İstanbul’a tahsile göndermiş. Ancak Tahir Efendi, bir daha geri dönmemiş. Hatta Mehmet Âkif çok sonraları köyünü ziyarete gidip amcaoğullarını İstanbul’a götürmek istediğinde amcaları; “Tahir gitti dönmedi, bunlar da dönmez” diyerek oğullarının İstanbul’a gitmelerine izin vermemişler.

Mehmet Âkif’in akrabalarının bir kısmı Arnavutluk’ta bir kısmı Bursa’da yaşadığından Susişa’da birkaç aile kalmış. İstiklâl Marşı şairimizin yaşayan en yakın akrabası 85 yaşlarındaki amcasının torunu Adem Mulay. Yaşlı adam, bizleri içten bir samimiyetle karşıladı; izzet ü ikramda bulunmak için çırpındı; sorularımızı cevaplandırdı. İlerleyen yaşına rağmen Adem Mulay’ın tek arzusu Türkiye’yi görebilmek.

Tika (Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı)’nın Susişa köyünün okuluna bir kat ilâve edip onarması ve Mehmet Âkif adının verilmesi; duvarlarda yer yer Âkif’in resimlerinin bulunması sevindirici bir durum.

Aynı gün akşama doğru Prizren’de’yiz. 100 bin nüfuslu tam bir Osmanlı şehri olan Prizren’deki 30 camiden 26 Osmanlı eseri. Yüzünüzü hangi yöne çevirseniz ata yadigârı bir cami, medrese, türbe, han, hamam gibi tarihî yapılarlar karşılaşıyorsunuz.

29 Mayıs Cuma sabah erkenden yağışlı bir havada Pristina yolundayız. İlk olarak yol üstündeki Murad Hüdavendigar Türbesine uğruyoruz. Osmanlı İmparatorluğunun Rumeli’yi fethinde büyük başarıları olan ve savaş meydanlarında şehit olan (1389 yılında yapılan 1. Kosova Meydan Muharebesi) tek Osmanlı padişahı Murad Hüdavendigar’ın türbesi son derece temiz ve bakımlı. Hemen karşı tepede Gazi Mestan türbesi var. Üçgenin diğer ucunda ise Murad Hüdavendigar’ı kalleşçe hançerleyen Sırp Miloş adına dikilmiş Sırp anıtı.

Kosava’nın başkenti Pristina, inşa hâlinde Batılı bir şehir. Amerika Birleşik Devletlerine duyulan minnettarlık, bütün Kosova’da olduğu gibi Piriştina’da da adım başı karşınıza çıkıyor. Şehirde Türk konsolosluğu ve Tika şubesi ziyaret ediyoruz.

30 Mayıs Cuma sabahı erkenden Kosova’dan Makedonya’ya geçiyoruz. Şardağlarında bu Mayıs ayının son günü bir sürprizle karşılaşıyoruz. Çiseleyen yağmur çok geçmeden kara dönüşüyor. Böyle bir atmosfer altında otantik bir dinlenme tesisinde güzel bir kahvaltı yapıyoruz. Makedonya sınırındaki can sıkıcı bekletilmeye rağmen Üsküp’ü görmenin dayanılmaz arzusu var hepimizde. Ancak önce Kalkandelen şehrine uğruyoruz. Türk-İslâm sanatının nefis örneklerinden Alaca Cami ve zayıf da olsa hâlâ işlevini sürdüren Harabati Dede Tekkesi ziyareti.

Belgrad, Yeni Pazar, Prizren, Pristina, Kalkandelen’den sonra nihayet Üsküp’teliz. Yahya Kemal’in Türk ve Müslüman şehri, “Yıldırım Beyazıd Han diyârı” Üsküp. Ne tarafa dönseniz bir cami, bir medrese, bir çarşı, bir hamamla karşılaşacağınız tam bir Osmanlı ve Müslüman şehri Üsküp. Böylesi bir atmosferde Yahya Kemal’in “Kaybolan Şehir”deki mısralarını hatırlamamak ve hayıflanmamak mümkün mü?

Vaktiyle öz vatanda bizimken, bugün niçin

Üsküp bizim değil? Bunu duydum, için için.

Kalbimde bir hayâli kalıp kaybolan şehir!

Ayrılmanın bıraktığı hicran derindedir!

Çok sürse ayrılık, aradan geçse çok sene,

Biz sende olmasak bile, sen bizdesin gene

Gezimiz, Üsküp’en tekrar Prizren’e dönüş ve 31 Mayıs Pazar günü Pristina Hava Alanından saat 14.35’te İstanbul’a hareketle son buluyor.

***

Gezi boyunca olduğu gibi, sonrasında da kalbime hâkim iki temel duygu var; hüzün ve gurur. Hüznüm, XIV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren fethettiğimiz ve tam beş yüz yıl üzerinde yaşadığımız bu coğrafyayı, XX. yüz yılın başında terk etmek mecburiyetinde kalmış olmamızdan. Zira bu coğrafya sıradan bir “toprak” değil. Tam beş yüz yıl kanımız, canımız, alın terimiz, göz nurumuzla taş taş, ilmik ilmik işleyip bizim kıldığımız bir vatan. Hüznüm ve kahroluşumun daha önemli bir sebebi, mecburî ayrılıktan sonra geçen yüz yıl içinde bu coğrafyayı unutuşumuz ve unutturuluşumuzdur. Çünkü o vatan topraklarında nice “evlâd-ı fatihan” yadigârı güzelim eserlerin yanı sıra nice ırkdaş, dindaş ve gönüldaş bırakmışız. Bizim vefasızlığımıza rağmen onlar bizi unutmamışlar ve hâlâ geri döneceğimiz günü bekliyorlar. Sancak bölgesinin genç müftüsü ve Uluslararası Novi Pazar Üniversitesi rektörünün sürekli tekrar ettikleri “anne-evlât” teşbihi çerçevesinde dile getirdikleri samimi bağlılık duyguları karşısında insanın sarsılmamak mümkün değil.

Diyorlar ki; “Annemiz, bir gün içinde bulunduğu mecburiyet karşısında evâadını terk etti. Biz bu topraklarda yetim kaldık. Yüz yıldır da yetim olmanın sıkıntı ve acılarını yaşıyoruz. Bugün şartlar değişti. İstiyoruz ki anne artık evlâdını tanısın ve bağrına bassın. Biz annemizi seviyoruz. Bir evlât olarak ondan sadece sevgi ve şefkat bekliyoruz.”

Hiç şüphesiz bu cümleler, şikâyetçi bir gönlün değil, kırık ve buruk bir gönlün samimi duygu ve dileklerini ifade ediyor. Elbette “evlât”ların sitemini anlıyor; kırgınlıklarının acısını yüreğimde hissedebiliyorum. Ya annenin duyguları?

Evlâtların bu yakıcı cümlelerini dinlerken Refik Halit Karay’ın “Gözyaşı” isimli hikâyesini hatırladım. Bir anne için evlâtlarını kaybetmenin ne büyük acı olduğunu dile getiren o güzel hikâyeyi. Refik Halit hikayesini yazarken anne-evlât ilişkisinde hangi anlamı esas aldı bilemem, ama bana hem gerçek hem de mecazî anlamda yorumlayabileceğimi düşündürdü. Bilmeyenler için özetleyeyim.

Rumeli topraklarını kaybetmemizin son büyük darbesi olan Balkan Harbi başlayınca, düşman sınırına yakın Serfice bölgesindeki köylere bir akşam üstü “Düşman geliyor!” cümlesinin sebep olduğu bir korku yayılır. Çünkü bu gelen düşman, “din ve ırz düşmanıdır”; “Müslüman erkeği süngüleyecek ve Müslüman kadını kirletecek”tir. Bütün köy halkı gibi Dul Ayşe de yaşlı atı ve üç çocuğu ile kaçmak zorunda kalır. Beş yaşındaki oğlu Ali’yi atının terkisine bindirmiş, üç yaşındaki kızı Emine’yi bir kuşakla atının eğerine bağlanmış, bir yaşındaki oğlu Osman’ı da kucağına almıştır. Ancak Dul Ayşe, yağmurlu ve karanlık bir gecede yaşanan kaçışında önce atını kaybeder; ardından da birer birer çocuklarını. Hikâyenin gerisini Refik Halit’in dilinden dinleyelim:

Evvelâ çöken, sonra da başını uzatıp yan üstü uzanan, bir türlü kalkmak mecalini bulamayan attan iniyorlar; çarçabuk iniyorlar. Zi­ra durmadan ilerleyen felâket kafilesinden ayrı düşmek Ayşe’ye hep­sinden daha korkunç geliyor.

Fakat geride kaldığını anlayıp bir müddet sıkı yürüyünce artık bu üç çocuğu birden taşımak, sürüklemek imkânı kalmadığını görüyor, hem koşuyor, hem düşünüyor: İkisini olsun kurtarmak için birini feda etmek, hafiflemek lâzımdır.

Hangisini?

Ayşe, yanında diz kapaklarına kadar çamurlara bata çıka yürümeye çalışan Ali’nin minimini elini bırakmak istemiyor. Boyuna dolanan me­calsiz kolları da çözmeğe cesareti yoktur. Kucağındaki ıslak, hareket­siz, sessiz bohça ona zaten cansız gibi görünüyor. Belki kendiliğinden, soğuktan, sudan, havasızlıktan, ezilmekten ölmüştür. Ananın bir ümidi budur: Yaşamadığını anlayarak, azapsız, kundağı bir tarafa, en az ça­murlu, en az batak yere bırakıvermek…

Bütün o kıyamet içinde, elinden tuttuğunu ve omuzlarında taşıdı­ğını sürüklerken kucağındakine eğiliyor, dinliyor… Ses işitmemek, ha­reket duymamak ümidile dinliyor ve yavrusunun kısık kısık, ılık ılık ağladığını duyuyor, “eyvah!” diyor.

Bu sırada, ilerleyen kafile, selin batıra çıkara, vura çarpa sürük­lediği bir enkazdan başka bir şey değildir. Karanlığın içinde düşerek, çamurlara gömülenler, üstüne basılarak ezilenler çoktur. Ayşe, hâlâ yükünü atmaya razı olamıyor. Yüzü ve vücudu belki de, yağmurdan faz­la soğuk döktüğü terle ıslanmıştır. Soluk soluğadır. Dizlerinde, ayaklarını çamurdan çekebilecek kudret gittikçe azalıyor, kollarında ve boynunda öyle bir kesiklik, bir uyuşma, bir karıncalanma, nihayet bir duymayış var ki.. Gözlerini kapıyor, sol kolunun açılıp yükünü, kendi­liğinden, bıraktığını ancak yarı anlayabiliyor.

Şimdi göğsünün üstünde başka bir yük, daha ağır, fakat daha sı­cak, daha canlı, soluyan ve sarılan birini hissediyor: Ali, gemi azıya almış, bir atın arkasından, üzengiye takılı çekilen bir ceset gibiydi, yürümüyordu, yüzükoyun, elinden anasına bağlı, sürükleniyordu. İşte o, şimdi, bağrının üzerindedir. Uzun bir hasretten sonra biribirlerine ka­vuşmuşlar gibi sokuluyorlar, belki seviniyorlar. Kaçma hâlâ devam edi­yor, yağmur ve çamur da beraber…

Böyle birkaç saat mi, yoksa birkaç dakika mı yine koşuyorlar; koşuyoruz sanıyorlar. Ayşe tükeniyor, demin yolda bıraktıkları at gibi yere uzanıvereceğini anlayarak, haykırarak, birini imdadına çağırmak istiyor. Yine koşuyor ve birden, acayip bir hafiflik, bir canlılık duyu­yor, ileriye hamle ediyor.

Neden sonra anlıyor ki boynundan sarılan zayıf, ufak kollar artık yoktur; Emine de dökülmüştür.

- Çık sırtıma Ali, diyor, iyice sarıl, sıkı sarıl, sakın gevşeme!

Ve böyle, kanının son ateşini yakarak, kayıp düşerek, yine kalka­rak, yine yuvarlanarak yağmur, ter, gözyaşlı yüzünü yıkaya yıkaya, bi­teviye, mola vermeden, yürüyor. Ali’sini kurtarmış olmak sevincile. Öbür felaketlere katlanıp ümit içinde yürüyor, kafileye yetişiyor, ka­filenin önüne geçiyor, kafileyi geride bırakıyor ve seher vakti ay yıl­dızlı bir ıslak bayrak çekili küçük bir kasabaya varıyor. Yükünü bir cephane sandığının üstüne indiriyor:

- Kurtulduk Ali, diyor. Kalk Ali!

Ali kalkmıyor, kımıldamıyor. Ayşe, saatlerden beri bir ceset taşıdığını anlamıyor, anlamak istemiyor, hâlâ:

- Kalk Ali, kurtulduk Ali.

Diyor, gülümsüyor, mütemadiyen, geceki yağmur gibi dökülen coş­kun gözyaşları içinde gülümsüyor.” (Gurbet Hikâyeleri, İnkılâp ve Aka, İstanbul, 1965, s.26-27)

Dul Ayşe, o günden sonra bir daha ağlayamaz; ağlamak istese de gözlerinden yaş gelmez. İşte evlâtlarını -terk eden değil- kaybeden annenin hâli. Sanırım evlâtlar annelerini anlayacaklardır.

***

Gurur duygusunun sebebine gelince. Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışındaki bu küçük coğrafyada ırkdaş, gönüldaş ve dindaşlarınızla karşılaşmak; tarihinizin önemli bir kısmını teşkil eden dönemlerin çok somut delilleriyle yüz yüze gelmek ve söz konusu tarih sebebiyle sıcak ve samimi bir alâkaya muhatap olmak, elbette sizi mutlu ediyor ve gururlandırıyor. Kosova’daki Türk Birliği komutanının yaşadıklarına dair anlattıkları, bu duyguları daha da perçinliyor. Çünkü her türlü etkinliklerde Türk Birliği komutanı, yabancı bir asker değil, ev sahibi muamelesi görüyor. Türkçe bilmeyen bir ana, sadece üniformasındaki ay yıldızlı bayrak sebebiyle gelip ona kendi evlâdı imiş gibi sarılabiliyor.

Seyahat sonunda iki şeye şiddetle ihtiyacımız olduğunu bir kez daha idrak ettim. Bunlardan birincisi; her vatandaşımızın mutlaka ve mutlaka Osmanlı-Türk coğrafyasını gezip görmesi ve tanımasıdır. İkincisi biriciye bağlı bir sonuç. Ne yapıp edip sınırlarımız dışında yüzümüze tutulacak bir aynada, kendi gerçeğimizi görüp idrak etmek. O zaman içeride ne kadar yersiz, ne kadar anlamsız, ne kadar gülünç, ne kadar basit ve ne kadar çocukça işlerle, çekişmelerle, didişmelerle ömür tükettiğimizi daha iyi fark edeceksiniz.
*
Sabah Ülkesi ocak 2008
haluk dursun röportajı

10 Nisan 2009

ismet özel'in istiklal marşı derneği'nde yaptığı konuşmadan küçük bir bölüm-alıntı-

"...Dalgınlıktan uzaklaşalım; hiçbir şey birden bire olmadı; her şey bu toplumun aslî unsurlarıyla yine bu toplumun istismarına uğraşanlar arasındaki alışverişle bir sonuca bağlandı ve bu Türkiye’nin dünya sistemine entegrasyonu süreci içinde Türkiye’de yaşayan insanların hayatlarına verdikleri anlam dolayısıyla tuhaf bir duruma girdi; Türkiye’deki insanlar hayatlarını idame ettirmek için nelere başvurmaları gerektiğini düşündüler ve bu düşünme benim her zaman söylediğim iki atasözünün belimizi kırmasıyla sonuçlandı: İnsanlar, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın.” dediler ve yine insanlar, “Âlemle gelen düğün bayram.” dediler. Ama devletle millet arasındaki anlama bozukluğu hep muhafaza edildi. Bilhassa muhafaza edildi. Şimdi insanlar, “Benim elimden durumun düzeltilmesi adına ne gelir?” diye düşünüyor. Sonunda ellerinden hiçbir şey gelmeyeceği sonucuna varıyorlar. “Benim elimden bir şey gelmez.” dedin mi, başına gelene rıza göstermiş oluyorsun. Böylece seni icbar ettikleri şeyi seve seve yapmaya başlıyorsun. Eğer seni mecbur ettikleri şeyi mecburen yaptığını belli edersen işlenen suça iştirak etmemiş olursun. İnsanların elinden hiçbir şey gelmese bile, “suç ortaklığını reddetmek” gelir, evet, bu gelebilir! Yani insanların suça iştirak için heveskâr olmamaları halinde, Türkiye’nin aleyhinde çalışan herkesin işi bozulur. Ama siz, “Asıl ben o suçu diğerlerinden daha iyi işlerim.” diye bir adaylık başvurusunda bulunuyorsanız o zaman da bugün geldiğimiz yere geliriz ve geldik. "

19 Eylül 2008

19 Haziran 2008

epey bi zaman önce okumuş bilgisayara kaydetmiştim-neden tabiki bilmiyorum.iyi ki kaydetmişim zira karakalem'de demişler ki arkadaş bedava yok iki paragraftan sonrası kitapta.
niçe ve babaannem kitabı da var bende zaten. bu ayıbı işliyorum ve yazıyı kopyalıyorum, copy-paste'ten musdarip(muzdarip?) olduğumu başka bağlamda da olsa çok önceden belirtmiştim.
sadede de gelemem bi türlü uf nolcak benim bu halim tanrım.
*aşağısı külliyen alıntıdır.

Başarısızlık ya da
yeterince iyi biri olamamak

İNSANLARIN KABUL EDİLME VE tanınma ihtiyaçları var. Bilinme, varlığının farkına varılması, hissedilmesi, bunun ifade edilmesi insanın fıtrî bir ihtiyacı olarak görünüyor. Bunları yaşayamayan insan bu gezegende var iken ‘yokluk duygusu’ yaşıyor. Yokluk duygusu da insanda derin acılar uyandırıyor. İnsanın fiziksel olarak şu gezegende var olması yetmiyor. Varlığının tanınması da gerekiyor.

Bu fıtrî ihtiyacın nasıl ve hangi yolla temin edileceği konusunda Avrupa medeniyeti ile Kur’ân medeniyeti arasında belirgin bir farklılık açığa çıkıyor.

Avrupa medeniyetinde kabul görme, tanınma, bilinme ihtiyacı için tek yol toplumsal grup tarafından tanınabilecek ‘birşey olmak,’ yani ‘başarılı biri olmak’ olarak gösteriliyor. Başarılı iseniz kabul göreceksiniz, kabul görünce de var olduğunuzu anlayacaksınız anlayışı her halde empoze ediliyor. Bu yüzden kendiliğin sunumu büyük önem kazanıyor. Bu ihtiyacı doyurmak için çok çalışmak gerekiyor. Ama toplumsal kültür bunun tedavül değerini birden değiştiriyor. ‘İyi birşey’ olabilmeyi başarmak için, iyi ahlâklı, duyarlı, açık bir insan olmak yerine, sert, kapalı ve rekabetçi bir tutuma girmek de gerekiyor.

Avrupa medeniyeti insanlara ‘iyi birşey olmaları,’ yani ‘başarılar elde etmeleri,’ böylelikle de var olmaları için birçok umut vaad ediyor. Ama fırsatlar sınırlı kalıyor. Kişiler sık sık başarısızlık, ‘yeterince iyi biri’ olamama korkusu, yani kendilerine karşı düş kırıklığı yaşıyor. İnsanlara bol bol "Birçok güzel seçenek var ve bunları yakalamak kişinin kendi elindedir" mesajı veriliyor. Ve ekleniyor: "Eğer bunu yapamazsanız, sizde bir hata var. "Ama imkânların sınırlı olduğu; imkânlar sınırsız bile olsa yaşama zamanı sınırlıóölümle sınırlandırılmışóbir gezegende yaşıyoruz. Her türlü başarıyı, her an karşılaşılan yok oluşlar zaten silip süpürüyor. Yeterince kazananlar olduğu sürece, kaybedenler önemsenmiyor. Bu kapitalist pazar ekonomisinin tarzı: Kazananlar ve kaybedenler olacaktır.

Bu medeniyetle yetişen insanların psikolojilerinin büyük özelliklerinden biri de, kendileri ile ilgili bir hükme, değerlendirmeye varırken kendilerini başkalarıyla kıyaslamaları. Başarılı olma, dolayısıyla var olma ölçütü olarak başkalarının başarıları esas alınıyor. "Ben şunun kadar başarılıyım, o halde hayatım anlamlı, ben de bu dünyada bir işe yarıyorum" gibi. Aynı şekilde, "Diğer insanlar kadar başarılı değilim, dolayısıyla varlığımın pek bir anlamı yok" da yaygın bir anlayış olarak beliriyor.

Başarısızlığa tahammülsüzlük, bir başka özellik. Hata yaparsanız, şaşırır veya kolay zedelenirseniz, yahut ağlamak isterseniz bunlar sizi aşağı ve başarısız gösterir anlayışı, tipik bir düşünüş tarzı... İşte o zaman Batı medeniyeti ile yetişen insan yokluk duygusu yaşıyor. İnsan, dünyada var olduğu halde, varlığı bir anlam ifade etmediği için, sanki yok oluyor. Varlık içinde yokluğu yaşıyor. Başarısız kaldıkça varlığı bir anlam ifade etmiyor.

Kendiliğin sunumu önem kazandığından sosyal hayatta gerçeklerle bağdaşmayan bir arz-ı endam ortaya çıkıyor. Bu medeniyetin insanı kendi acizliğini ifade edemeyecektir. Ama insan aciz bile değildir. İnsan mutlak acizdir. Kendisini noksan, hatalı, kusurlu gösteremeyecektir. Ama insan mutlak anlamda noksandır ve kusurludur. Bu haliyle insanlar kendilerini kendi fıtratı ile çelişen, fıtratını zorlayan ve hatta fıtratını değiştirmeye çalışan bir tutum ve davranışlar örüntüsü içinde bulacaktır.

Kur’ân medeniyetinde kişi hayattaki konumunu toplumsal normlara bağlamıyor. Merdivenin üst basamaklarına tırmanma ve başarı/başarısızlık olasılıklarıyla yüzleşme gereği duymuyor. İnsana vaad edilen imkânlar sınırlı değil. Çünkü dil olan Yaratıcının vaad ettiği, ebedî hayattır.

Kur’ânî yaşayış ve düşünüş tarzında insanın değerini belirleyen şey başarı/başarısızlık değil. Dolayısıyla yeterince iyi biri olunup olunmadığını belirleyen de toplumsal normlar değil. Kabul görmeme veya başarısızlık insanı ‘iyi olmayan biri’ yapmaz. Ta başından beri insan mahlukiyet cihetiyle zaten değerlidir. Yaratıcı tarafından, özenle ve sanatla, Kendisine muhatap olacak şekilde yaratılmıştır. İnsan her an O’nun rahmet ve şefkatine mazhar olmaktadır.

Mü’min yeterince iyi biri olmayı dünyevî hedefler elde ederek başarmaya çalışmaz. Çünkü zaten değerli ve anlamlıdır. Ona düşen vazife, böyle olduğunu farketmek; farkederek, bilerek, bilinçli olarak yaşamaktır. Mü’minin kıymetini belirleyen dünyevî başarılar değildir. Gezegendeki yolculuğunu anlamlı kılan da bu değildir. Yaratıcısına kulluk, mü’min için temel var oluş gerekçesidir. O Yaratıcı tarafından her an tanınmakta, bilinmekte; yaptığı dua ve ibadetlere zaten karşılık verilmektedir. Yaptığı her hayır, Yaratıcı adına işlenen her amel ve her fiil kabul görmektedir.

Mü’min başarılı olmayacak mıdır? Olmalıdır da. Ama yeterince iyi biri olmak için değil. Yaratıcısının verdiği, kendisine emanet kıldığı kabiliyetleri en iyi şekilde kullanmaya gayret edecektir. Bu O’nun duası, Rabbine yakarışı olacaktır. Mü’min için kabul edilme ve tanınma fıtrî ihtiyacı Yaratıcısı tarafından her an bilindiği, tanındığı, korunduğu gerçeği ile tatmin edilir. Bunun dışındaki her türlü tatmin yolu sahtedir, yalancıdır ve geçicidir.

MUSTAFA ULUSOY

22 Aralık 2007

art of lean
expert interviews kısmında toyota'da yıllarca çalışmış müdür seviyesine yükselmiş kişilerle yapılmış röportajlar ilginç.
toyota'yı toyota yapan-fabrikayı gezen "untrained" gözlerin farketmedikleri- temel özellikler falan anlatılıyor.(bakım ve kesici takım/bileme üstatlarına selam hele bakımcının herşey yolundaysa bu üretimcilerin hanesine bişey aksarsa bu bakımcılara yazılır gibisinden serzenişini üretimci olmama rağmen anlıyorum selam olsun sahne gerisine)

yalın üretim,tam zamanında üretim 5s çekme sistemi andon vs gibi terimlerin altı nasıl/neyle doldurulura cevap.

prosesinizi iyileştirmiyorsanız, makinanız çalışmıyorsa etrafı düzenlemenin gözboyamadan öte bir anlamı yok, bunu söyledim söylemeye de devam edeceğim.

bi de röportajlardan birinde "sağdan soldan dr.shingo, ohno'yla çalışmıştır toyota üretim sistemini beraber kurmuşlardır gibi laflar duyuyoruz. dr.shingo iyidir hoştur ama kendi halinde çalışan bi endüstri mühendisiydi yok öyle bişey, tüz zaman içinde birikimler sonucu ortaya çıkan kollektif bi başarıdır" gibisinden magazin vardı.

3 Kasım 2006

Muhakkak ki dört ayrı firmanın ürettiği yağlar ve gresler arasında gerek formülasyon ve gerekse fiziki nitelikler bakımından mutlak bir eşitlik kurulması düşünülemez. Ancak muayyen bir kullanma yerinde ihtiyaç duyulan bir yağ ve ondan istenilen görevi, verilebilecek toleranslar dahilinde karşılıyabilecek diğer bir yağın mevcudiyetinden bahsetmek daha doğru olacaktır. Bu bakımdan, hazırlanan yeni listeyi bu ana düşüncenin çerçevesinde kullanmak gerekir.

Teknik Servisler
Pazarlama Dairesi
(1981)


İsminden de anlaşılacağı veçhile kitabımda, motor tekniğinin kapsadığı mevzular daha ziyade termodinamik yönden ele alınmış; ve öğrencilerin olayların bünyesine daha iyi bir şekilde nüfuz edebilmesini sağlamak maksadıyla bazı mevzular derinlemesine etüd edilmiştir. Bir kısım mevzuların ise Motorlar Cilt II'de daha geniş bir şekilde ele alınacağı düşünülerek, burada sadece ders müfredatının icabettirdiği dozajla yetinilmişir.

Başlarken arzum, Teknik Üniversite öğrencilerinin hissettikleri bir ihtiyacın giderilmesine yardım edecek ve çalışmalarını kolaylaştıracak bir kitap hazırlamaktı. Kitabın bittiği yerde bugün ise temennim, bu arzumun yerine gelmiş olmasıdır.

İstanbul,Eylül 1962 İ.Hakkı ÖZ


4 Ağustos 2006

stefan zweig,1881 yılında viyana'da doğdu. babası varlıklı bir sanayiciydi. viyana ve berlin'de eğitim gördü. birçok ülkeyi dolaştıktan sonra birinci dünya savaşı sırasında, zürih'e geldi. savaş karşıtı kişiliği ile tanındı. 1919-1934 yılları arasında salzburg'da yaşadı, 1938'de ingiltere'ye, 1949'da new york'a gitti, bir kaç ay sonra da brezilya'ya yerleşti.

avrupa'nın içine düştüğü duruma dayanamayarak 1942 yılında karısıyla birlikte intihar etti.

çok sayıda denemesi,öyküsü,uzun öyküsü ve romanı yanında büyük bir ustalıkla kaleme aldığı yaşamöyküleriyle de ünlüdür.

*
(niye oraya buraya gitti de zürih'e geldi anlayamadım ama olsun:
iyidir)

15 Aralık 2005



"Şimdi üniversiteden emekli oluyorum; ancak tahayyülüm dünyayı anlamak için daha uzun süre devam edecek"

Prof.Dr.Hüsrev Hatemi

26 Eylül 2005

80 yaşınıza geldiniz. Ölümden korkuyor musunuz?

Gençken insan ölüme soğukkanlılıkla yaklaşabiliyor. "İnsan ölümden korkmamalı çünkü öldüğünü fark etmez. Öldüğümüzü fark etmiyorsak, yaşam sonsuz gibi olacaktır." diye düşünüyordum. Tabii yaş ilerleyince biraz daha korkmaya başladım. Yaşamın güzel taraflarını kaybetme fikri mantıkla kabul edilmiyor. Ama daha da yaşlandığınız zaman biraz yoruluyorsunuz. Ve dinlenme gibi yorumluyorsunuz ölmeyi. Ölümden korkmuyorum. Aklıma geldiği zaman aklımdan çıkarıyorum.

(Erdal İnönü,25 Eylül 2005,Vatan Gazetesi'nin pazar eki. Noktalardan sonra bir boşluk bırakılmıştır.)

31 Ağustos 2005

(21 ağustos 2005,pazarvatan, kürşad oğuz, mehmet eroğlu ile yeni romanı düş kırgınları için röportaj yapmış)

kitabın kahramanı, diğer kitaplarınızdaki gibi kırılgan hatta "göçmüş". kendi edebiyatınız için bunu mu uygun görüyorsunuz?
benim edebiyat anlayışımın odağında insan var.trajik dediğimiz,edebiyata sanata uygun insan.bunlar çevrede pek gördüğümüz insanlar değil.shakespeare,dostoyevski mahalledekherhangi birini anlatmaz, öyle bir tip çizer ki yaratılmıştır ama kendi trajik temasını ortaya koyabilmesi için en uygun kişidir. öyle kişileri yazıyorum. bunlar da daha çok acıyla dolu oluyor. mutluluğun yazmaya değer olduğuna inanmıyorum. zaten mutluluk dediğimiz şey çoğu kez farkına varmadığımız,adını koyamadığımız mutsuzluk. şunu da unutmalı; soylu olan acı çekermiş. ve acı insanı daha sahici yapar.
(son cümlede unutmalı yazılmış, unutmalı mı unutmamalı mı?bence unutmamalı.)

aşık olan bir daha kalkışmaz diyorsunuz ya, inanan için de aynı şey geçerli mi?
inançla pek ilişkim olmadığı için bilmiyorum. ama genellikle bir şeyi arayanlar onun eksikliğini çekenlerdir.bilenler bir daha bunu aramaz. aynı kızgın bir koru avuçlamak gibi. avuçlarsınız bir daha avuçlamazsınız.

(başka bir soruya cevabından:)
"...bizi yabancı olarak görüyorlardı.bir öykü anlatayım:1967'ydi,ankarada bir greve gittik,işçileri destekliyoruz.adamlara yiyecek,içecek,sigara veriyoruz kimsenin aldığı yok.sonradan anladık ki ramazan ayındayız.solcular olarak böyle bir bilincimiz yok.halbuki bu toplumun gerçeği bu.işçi sınıfı oruç tutuyor ve ramazanda yemek götürmeyeceksin.bunu yapınca ne oldu?aynı lafı kendilerine yakın biri söylediği zaman onlara döndüler. bir de tabii, halk dediğimiz vaka çok "çıkarcıdır".köye gidersin ilçe yapıcam dersin oy verir."
*
mehmet eroğlu okumadım daha önce.
gazetede özel isimler hep büyük harfle başlatılmış, ramazan (ayı) hariç.
çıkarcı kelimesi neden ("") arasına alınmış anlamadım.

12 Temmuz 2005

Avrupa Parlamentosu Güneydoğu Avrupa Heyeti Başkanı Doris Pack,Avrupa'nın üç sebeple
Srebrenitsa'da yaşananlardan utanç duyması gerektiğini söyledi:
"Avrupa öncelikle katliamlara müdahale etmedi.Avrupa'daki bir katliama Amerika son
verdi.Katliamın sorumluları hâlâ yakalanamadı."
11.07.2005,Zaman.

/kişisel/
Orada,karnındaki doğmamış bebeği öldürülen,kızartılıp yedirilen Sen'din!
Gözlerinin önünde tecavüz edilen Sen'in kız kardeşindi!
Sonra,oranın mahkemesine gidip hak arayan da Sen'din!

"Müminler kardeştir", "Zalimler için yaşasın cehennem!" den önce hatırlaman gereken
şuydu:
"Cennet ucuz değil..."
*

"...gerçek şu ki nasıl Oğuz Atay ile okur geç buluştuysa Cervantes'in "Don Kişot"uyla da o kadar geç buluştu.Ne zaman mı? Ta 1996'da.Sonuç?Karşımıza yine aynı soru çıkıyor:Acaba, Cervantes'in "Don Kişot"unun tam çevirisiyle bu denli geç buluşmasaydık ve Cervantes'in ironisinin tadını hakkını vererek çıkarsaydık,dahası;kendimizi Don Kişot mu,ayol,ben onu çocukken okumuştum diye kandırmasaydık edebiyatımızın bugünkü çehresi yine aynı olur muydu?"

Serpil Gülgûn
Milliyet Sanat,Nisan 2004

5 Temmuz 2005

BOZKIR KURDU'NUN DÜŞ YOLCULUKLARI
HERMANN HESSE
DERLEYEN:YILDIZ ECEVİT, KÜLTÜR BAK. YAY.

Oğlu Heiner Hesse'ye mektubundan,
"...birçok okuyucunun güvenini kazanmış bir yazardan, liderlik yükümlülüğünü yerine getirmesini istemektesiniz.Açıkça itiraf edeyim ki,Alman gençliğince kötüye kullanılan "lider"(führer) sözcüğünden nefret ediyorum.Yalnızca kendi sorumluluğunu taşıyamayan ve bağımsız düşünceden yoksun kişilerin Führer'e gereksinmeleri olur ve ancak bunlar başlarında bir Führer'in olmasını isterler..."(1932)

"Marx'ın çok daha büyük boyuttaki özelliklerini bir yana bırakırsak, onunla benim aramdaki ayrım şu:Marx dünyayı, ben ise birey insanı değiştirmeye çalışıyorum.O, kitlelere sesleniyor, ben ise bireye."
10 Ocak 1954 (sy 229)

Yazmak ve Yazılar adındaki denemesinden,
" Küçük bir oğlan çocuğu okulda harf ve sözcükler yazarken,bunu istediği için yapmaz,yazısıyla kimseye bir şey anlatmayı da düşünmememektedir,ama yine de ortaya çıkardığı oluşumu,erişilmez,güçlü bir ideala yakın kılma çabası içindedir:Öğretmenin,anlaşılması güç,ürkütücü ama derin hayranlık uyandıran bir yetkinlikle harikalar yaratarak tahtaya yazdığı kusursuz,güzel, doğru ve ve örnek güzellikteki harflere erişmektir bu ideal. Uyulması gereken "kural"lardır bunlar;ahlaksal,estetik,düşünsel ve siyasal türdeki diğer bir çok kural gibidirler;yaşamımız ve vicdanımızın uymak ve karşı çıkmak arasında oynadığı ve bir tür savaşım verdiği, kendilerine uymadığımızda çoğu kez mutsuz olduğumuz ve bunu başarı hanesine yazdığımız kurallardır bunlar; uyulduklarında ise-ne kadar yakınırsak yakınalım- her zaman yalnızca tahtadaki ideal örneğin çaba sonucu yaklaşılmaz ürkek bir benzeridir yakalanan. Çocuğun yazısı,ilk önce kendisini düş kırıklığına uğratacak,öğretmene ise en iyi durumda bile doyum vermeyecektir.
Aynı öğrenci,izlenmediğinin bilincinde olarak,küçük kör çakısıyla derslikteki sıranın eski tahtasını çizmeyi ya da kazımayı denediğinde ise, haftalardır uygun zaman kollanarak gerçekleştirilen bu uzun vadeli ama keyifli çaba,artık tümüyle ayrımlı bir eylemdir. Özgür bir eylemdir bu,zevkli,gizli ve yasak,hiçbir kurala uyulmak zorunda olunmayan,tepeden gelecek eleştiri korkusu taşımayan ve söyleyecek sözü olan bir eylem; o oğlan çocuğunun varoluşu ve iradesinin bildirisini taşıyan ve onları sonsuzlaştıran...Üstelik bir savaştır bu,bir yengidir,bir utkudur;üstelik tahta serttir de,içindeki damarlar daha da sert;tahta,çakıyı zorlamakta,ona güçlük çıkarmaktadır,çakı da bu iş için hiç uygun bir gerece benzememektedir,bıçağı iyi oturmamıştır,ucu ortadan kırılmıştır ve keskin değildir.İşi daha da güçleştiren,bu sabırlı ve yürekli çalışmanın, öğretmenin yalnızca gözlerinden gizleniyor olması değildir;kesme ve oyma seslerinşn aynı zamanda kulaklarına da ulaşmaması gerekmektedir.Bu çetin savaşın sonunda elde edilen ise,kağıt defter üzerindeki keyifsiz sözcüklerle oluşturulmuş satırlarla ulaşılandan tümüyle ayrımlı olacaktır. Yüzlerce kez yeniden bakılacak,gurur,mutluluk ve sevinç kaynağı oluşturacaktır. süreklilik kazanacak ve gelecek kuşakların, Friedrich ya da Emil2in varlığından bilgisi olmasını sağlayacak,kim oldukları konusunda tahminde bulunup,üzerlerinde düşünmelerine yol açacak,aynı şeyi yapmak için özenç duymalarına neden olacaktır."
(sy. 274-276)